Bir İflasın Nedeni

Bir İflasın Nedeni
Bu dükkana ilk kez yanlışlıkla girmiştim. İşsizlikten kendi kendine gazete okuyan orta yaşlı siyah gözlüklü bir adam yerinden kalktı:
-“Bir emriniz var mı efendim?”diye gülümsedi.
Şaşkındım, gözlerim onu arıyordu ama yoktu o… Bir zamanlar menekşe kokan vazosunda şimdi bulanık su duruyordu yalnızca. Ama ayna, o ayna hala yerli yerindeydi tıpkı ilk günkü gibi…
-“Aynaya mı bakmıştınız efendim?”
-“Hayır, hayır. Ben…şey…
Kelimeler boğazımda düğümlenmişti… Biliyordum, hayal kırıklığına uğrayacaktım. Ya gitmişse, dayanamamışsa… Korkuyordum.
-“Kullanılmamış eşya arıyordum” demekle yetindim.
-“Tabi” dedi. “Sizi aşağı, depoya götüreyim, elimde sağlam mallar var: Kanepe, koltuk, televizyon…”
Adam müşteri bulmanın mutluluğuyla bana bir şeyler anlatırken benim aklım ondaydı…Gözleri, bir sonbahar ayrılığının ardından kim bilir şimdi hala aynı derinlikte bakışlarla mıdır?…Bilmiyordum… Aklım karışıktı..
Dayanamadım sordum:
-“Menekşe Hanım yok mu?”
-“Menekşe mi?”dedi adam üzgün bir ifadeyle. “Hayır, o buralardan ayrıldı. Çok yaralandı çok…Oysa ne umutlarla gelmişti bu topraklara…Kendi aydınlığını paylaşmak, yüreğini ortaya koymak için…Ama karşılığında ne gördü? Damgalandı. İçtenliğine, temiz yüreğine kirli çarklarıyla dokundular. O böyle olmasını istememişti. Ta İngiltere’de okurken mektuplarında hep anlatırdı bana hayallerini: ‘Kendimi ifade edebileceğim, üretkenliğimi gerçek anlamda ortaya koyabileceğim ortam, henüz işlenmemiş, ışık tutulmamı yerler olmalı…İngiltere’de kalsam başarılı olurum bunu biliyorum ama bana oraların, o yıldızlı köylerin masum insanlarının daha çok ihtiyacı var.” derdi. Yazık etti kendisine yazık! Neyse, sizi tanıyamadım, buralı mısınız? Menekşe’yi neden sordunuz?”
-“Yo, ben Ankara’dan geliyorum. Menekşe’yle üç yıl önce burada karşılaşmıştık. Görevimden ötürü ara sıra geliyorum buralara. Güzel bir dostluğumuz vardı onunla ama uzun süredir gelemiyordum, görüşemiyorduk…”
-“Neyse, ben kendi işime bakayım. Nasıl bir şey istiyordunuz?”
Adam yine bana eşyalardan bahsederken, ben yüreğimde pişmanlığımın sızısı, onu düşünüyordum. Demek gitmişti sonunda…
Aslında biliyordum, tutunamazdı buralarda… Onun yemyeşil yaprakları, cehaletin kasvetinden bir son bahar sabahında buluverecekti er geç kendini…
“Toplumsal gelişim istiyorsan, en alttan başlamalısın, olanın yanına olmayanı da taşıyabilmelisin ki yaptığın iş kayda değer olsun.”derdi. Ama unuttuğu bir şey vardı. Bilmiyordu karanlığın aydınlığa öfkesini… Güdülenmeden öteye geçemeyen beyinlerin aslında ne denli tehlikeli olduğunu. O, buraları saf, temiz, el değmemiş düşünmüştü. Kendi gelişimini buralardan başlayarak, tüm toplumla beraber sürdürecekti! Belki uçuk bir hayaldi, bir sosyoloji profesörü için. Ama o inanmıştı buna, varını yoğunu ortaya koydu. Dernekler kurdu, etkinlikler düzenledi. İnsanlara bir nebze olsun ışık tutmak için didindi durdu.
Ama karşısında çok güçlü bir düşman vardı… Karanlık beyinler ve onların güç odakları… Onların işine gelmezdi bilen sorgulayan bireylerin oluşturduğu bir toplum. Kan emmeye öyle alışmışlardı ki, çarklarına çomak sokmak isteyen birini devre dışı bırakmak için her şeyi yaparlardı. Ki, bunu hep yaptılar da…
Önce, ‘kadın başına karıştığı işleri’ yadırgadılar, ona sırt çevirdiler. Sonra, ‘komünist’, ‘anarşist’ gibi etiketlerle damgaladılar…Ona söylemiştim, bu karanlık herkesi yutar onlarla baş edemezsin, kendine yazık ediyorsun. Ama beni dinlemedi, hatta korkaklıkla suçladı… Ama şimdi o da yenilmişti, gitmişti buralardan…
-“Bir çay içelim mi ne dersiniz? Hem muhabbet ederiz.”
-“Teşekkürler, almayayım. Ben sonra yine uğrarım.”
-“Ee? Kanepelere bakmıştınız?”
-“Aradığımı bulamadım, sağolun, sonra geleceğim, söz.”
Kapıya yöneldim, tam çıkarken sokaktan sinsi bakışlarıyla “Hamit Ağa” dedikleri çam yarması geçiyordu… Yüzünde çamur kıvamında bir ifade vardı. Yanında da beş on çapulcu…
-“Seçim var, seçim var. Oylar bizim partiye, göye yol getirecez, cami yapacaz. 1 oy 1000 dolar, 2 oy 2000 dolar hee, hee ,he…!
Gözlerimi kapadım,insanlığın can verişine dayanamadım…
Menekşe geldi gözlerimin önüne, ağladım…
Semir Beyaz



